Ahvaller,renkler.

Yazmakta gecikiyorum. Ahval şöyle. Henüz yeni başladığım proje sebebi ile metaller ve renkler ile haşır neşirim. Kapattığımda gözlerimi, göz kapaklarımın ardında bakır, firuze, lacivert renkler, kaldırdığımda göz kapaklarımı, hazan renkleri uçuşan yaprakların üzerinde. Kızarıp, sararak toprağa karışan yapraklar ile ıslak toprağın rengi harmanlanıyor zihnimde, kalemin ucundan desene, fırçanın ucundan bakır levhaya mühürleniyor.
Yağmur damlalarının cama vuran sesi insanın muhayyilesinde unutulmaya yüz tutmuş kadim bir ezgiyi yeniden uyandırıyor. Camın ardına düşen her yağmur damlası, hazanın rengine bürünmüş doğayı arıtıp tazelerken, insanın içindeki tozlanmış gurbet hissini de siler, sıla hasreti görünür. Belki de bundandır yağmurun hüznü.
Yağmur, Kalû Belâ’da verilen sözün hatırına gökten inen rahmet damlaları misali kalbin toprağını yumuşatır da o an, dışarıdaki hüzünlü hazan rüzgârı yerini derin bir kabullenişe bırakır. Lacivertin serin sükûneti ile firuzenin ferahlatıcı ışığı fırçasında ve iç âleminde buluşur.
İnsan, ne için yaratıldığını, o kadim ahdin ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha idrak eder. Renkler susar, mısralar biter,geriye ebedî hakikat kalır: Ruhun, kendi anavatanına duyduğu sarsılmaz ve derin hasret yüklü sadakat...
Rindane duygular gönlü sardığında görülür ki, hazan, yalnızca tabiatın bir yaprak dökümü değil; ruhun, ezelî vatanından uzak düşüşünün sızısını, sıla özlemini derinden hissettiği, kendine ve iç âlemine çekildiği bir sükûnet eşiğidir.
Bu mevsim, insan ömrüne nispet edildiginde de böyledir. Kıştan önceki o eşikte insan, kulak kesildiğinde seslerin susup renklerin konuştuğu bir âleme varır. İnsanın bu dünyadaki gurbeti, Elest bezminde “Elestü bi-Rabbiküm?” (“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”) hitabına karşı ruhların verdiği o sarsılmaz ve berrak sözle başlar “Belâ şehidnâ” ("Evet, Rabbimizsin, şahidiz!").
Bu ahit, kulun ana vatanıdır,madde ötesi bir hakikatin ,soru ve cevabinin mühürlü anısıdır. Dünya gürültüsü içinde o ahit zaman zaman perdelense de, ruh her hazan gününde, her yağmur damlasında ve manzarayı kuşatan o kadim renklerde hep o ahdin, o kayıp yurdun hasretini çeker.
İslam düşüncesinde ve Kur'ânî bakışta renkler, asla tesadüfi birer süs değildir. Âl-i İmrân Suresi’nde yüzlerin ak ve karayla ayrıldığı manevi sahnelerden, Fâtır Suresi’nde dağlardaki ve yollardaki "kırmızı, beyaz, simsiyah" renk çeşitliliğinin bizzat Cenâb-ı Hakk’ın kudretine delil kılınmasına kadar kâinat, ilahî bir renk paletiyle örülmüştür. Rûm Suresi 22. ayet bu hakikati tescil eder: "Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin çeşitliliği, şüphesiz bilenler için erkânıyla nice ibretler içerir."
Tasavvuf ehli renklerin bu zâhirî güzelliğini batınî birer merdiven bilmişlerdir. Tasavvuf tarihinde nur ve renk sembolizmini (fotizm) sistemleştiren Necmeddîn-i Kübrâ ve ardından gelen Kübrevî şeyhleri, sâlikin seyr ü sülük esnasında iç aleminde müşahede ettiği renkleri sıradan birer hayal değil; kalbin ve letâifin mertebelerinden ilahi tecellilere açılan hakiki birer kapı olarak görmüşlerdir. Kübrâ’nın temellerini attığı, ardından gelen Kubrevi şeyhlerinden Simnânî’nin ise yedi latife ve yedi peygamberle (Hz Âdem’in siyahından Muhammedî hakikatin zümrüt yeşiline kadar) sistemleştirdiği bu manevi haritada nefsânî karanlıklar mavi ve kırmızının ateşli cezbeleriyle aşılır, nihayetinde ruh en üst makam olan yeşil nurun ve ebedi sükûnetin huzuruna erer.
Ve bu kadim hakikat, müzehhibin fırçasının ucunda secdeye varır. Tezhip sanatı, sadece bir süsleme faaliyeti değildir ,o ezeli ahdin ve iç alemdeki o renkli tırmanışıni, kalbin aynasına nakşedilmesini ve nurların rengi ile letaiflerin mertebelerini bu renklerle belirlemenin kâğıt üzerindeki batınî bir haritası niteliğini taşır.
Müzehhibin fırçası, bir dervişin seyr ü sülükte kat ettiği manevi merdivenleri ve gördüğü nurları adeta renklerle ve altın tozuyla yeniden üretir.
Osmanlı tezhibinin klasik dönem paleti, rastgele seçilmiş tonlardan değil, tam anlamıyla manevi mertebelerin renk kodlarından oluşur.
Lacivert Zemin evrenin ve nefsin ilahi nurla aydınlanmadan önceki o derin, gizemli boşluğunu (siyah/mavi perde) simgeler. Dervişin çiledeki veya kalpteki derin sükûnetini yansıtır.
Necmeddin -i Kübrâ ve Simnânî ekolünde ruhun ve kalbin uyanışını, nihayetinde Hz. Muhammedî hakikatin zirvesini temsil eden yeşil ve firuze, tezhipte kompozisyonun nefes alan, ferahlık veren odak noktaları olur.
Tezhibin ana unsuru altın zerreleri mutlak varlığın, ilahi hidayetin ve talep edenin ulaştığı en üst mertebedeki nurların kâğıda dökülmüş halidir. Altının ezilip fırçayla tatbik edilmesi, manevi nurların maddeye nüfuz etmesini temsil eder.
Tezhipte kullanılan temel motifler de bu seyrin birer yansımasıdır. Anadolu ve İslam sanatında "Rûm" (Anadolu/diyar-ı Rûm) adını taşıyan ve kıvrım kollarla sonsuzluğa doğru açılan Rûmî desenleri, aslında ruhun asıl anavatanına (Kalu Bela'daki ahde) duyduğu özlemin ve dairevi sörfünün birer figürüdür. Her kıvrım, bir rindin nefsânî engelleri aşarak yaptığı manevi bir hamleyi hatirlatir.
Merkezî simetriyle açılan bir çiçeğin dikey formu olan hatayı motifleri, kalbin açılması, ilahi tecellilerin birer çiçek gibi gönül bahçesinde neşvünema bulması (filizlenmesi) olarak okunabilir.
Osmanlı tezhibinde altının farklı tonlarının (yeşil altın, kırmızı altın, sarı altın) bir arada kullanılması ve zer-ender-zer (altın üstüne altın) gibi en zahmetli tekniklerin tercih edilmesi, tasavvufi "nur üstüne nur" (Nurun ala nur) anlayışının somut bir tezahürü olur. Müzehhip, altını katman katman işlerken tıpkı dervişin kalbindeki latifeleri birer birer cilalaması gibi bir riyazet ve sabır süreci yaşar.
Nasıl ki derviş halvetin sonunda veya zikr-in nihayetinde o zümrüt yeşili nura ve ilahi sükûnete eriyorsa, tezhip sanatçısı da eserin bütününe baktığında adeta kâinatın ilahi nizamını görür. Tezhip, bu zihniyetle yaklasanin iç âlemindeki dağınıklığı ve gurbet hissini, o renkli ve altın varaklı hiyerarşiyle ilahi bir nizama (tevhide) bağlama çabasıdır.
Hasıl-ı kelam girişte zihne düşen o lacivert, firuze ve hazan tonları, isin başına geçildiğinde somut birer maddeye bürünür. Zira zanaatkâr için atölye, dış dünyadan kopup iç âlemin seyr ü sülükine soyunulan tenhâ bir halvethânedir.
Aynaya yansıyan, bakır levhaya işlenen her eğri, her motif, insanın kendi içindeki karmaşayı düzene sokma, dağınık zihnini ve kalbini o ebedî nizama teslim etme ameliyesidir.
Böylece, dışarıda hazan rüzgârı esip ,damlalar camı döverken, atölyenin içindeki bu sessiz mesai bir ibadete dönüşür. İnsan, kendi elleriyle yarattığı bu nakışta aslında yine kendini okur; çünkü sanat kâinatın kalbinde saklı o kadim düzenin insandaki tezahüründen ibarettir.
Metal uzerinde , boya ile geçen bu çileli mesai, nihayetinde tasavvufun en kadim simgelerinden biriyle ayna ile son bulur. Tasavvuf düşüncesinde insan kalbi, hakikatin aksettiği berrak bir ayna olarak görülür. Hz. Mevlânâ’nın, “Aynanın işi parlatmaktır; eğer sende pas varsa, onu gider” düsturunca, sâlikin bütün ömrü kalbinin pasını silmek, onu ilahî tecellilerin nakşedileceği kusursuz bir musalla haline getirmekle geçer.
Bu felsefeyle tasarlanan doksan santimlik o büyük dairesel ayna, sanki kâinatın çarkını ve ruhun dairevi seyr ü sülükünü simgeleyen kusursuz bir kozmolojik haritadır. Çemberin etrafını kuşatan iki katmanlı kabartma bakır yapraklar, hazanın dökülen ama aslında yeniden dirilişe hazırlanan yapraklarını hatıra getirir. O bakır yaprakların arasına ve üzerine işlenen motifler, zahirde madenin soğuk yüzeyini süslese de, batında insanın iç âlemindeki manevi makamların birer tezahürüdür.
Aynanın en büyüleyici sırrı ise tam bu noktada başlar. Çevresini kuşatan o kıvrım kıvrım, lacivert ve firuze tonlarıyla bezenmiş tezhipli bakır yapraklar, merkeze yerleştirilen ayna camının yüzeyine akseder. Sâlik ya da o aynanın karşısına geçen her insan, kendi yüzünü görmeden önce, bakır yaprakların arasından süzülüp gelen bu kadim tezhip desenlerinin yansımasıyla karşılaşır.
İnsan, dünyaya baktığında gördüğü her şeyin aslında kendi iç âleminin birer aksinden ibaret olduğunu fark eder.
Ve nihayet, dışarıda hazan rüzgârının döküp savurduğu yapraklar toprakta sükûn bulurken, küçücük atölyenin içindeki o sessiz ve çileli mesai de kemâline erer.
Artık renkler susmuş, mısralar nihayete ermiştir. Hazan, bir ayrılış ve döküm hüznü değil,ruhun ezelî sılasına duyduğu hasretin tatlı bir sükûnetine, bir vuslat eşiğine dönüşmüş olur.


Yorumlar