Gönül aynasından kağıda ,nurlar,renkler...

İç alemine yolculuk yapan seyyah, gönül gözünü dış alemden ic dünyasına cevirdiginde, göz kapağının nurlar ve renkler götürmüş. Erbabı bu nurların renklerine göre seyyahın seyrini izler, yonlendirirmis. Bugün bu konuda dördüncü yazisim.
Necmeddin-i Kubra'nin seyyahin seyrini anlattığı "Fevâihu'l-Cemâl ve Fevâtihu'l-Celâl" kitabının ihramcızâde Hacı İsmail Hakkı
Altuntas tercümesini okudum. Prof dr Mustafa Kara'nin çevirisini tavsiye ediyor çok bilen zeka. Onu okumadım. Bu tercumede de sayyahin seyrinde gördüklerinden harfler ile alakalı bilgiler, özellikle gökyüzünde yıldızların dizilisini ayet ayet okuyabilmeleri çok ilgimi çekti. Ama konumuz nurlar ve renkler.
İslam tasavvuf tarihinin tefekkür haritasında Necmeddin-i Kubra'nin halifesi Alâüddevle-i Simnânî (ö. 736/1336), onun tesbitlerini ileri seviyelere taşıyarak ,insanın ruhani anatomisini nur ve renk tayfları üzerinden haritalandirarak bi diğer zirve noktası olmuş. Simnânî’nin tesis ettiği ,bedenimizdeki letaif olarak adlandırılan yedi manevi merkezi, yedi ayrı mertebe, peygamberî hakikatler ve renk tayfi larak birlestirip eslestirerek nisbet-i seb‘a (yedi bağıntı) sistemi şekillendirmenin ötesine geçmiş.1
Mâverâü’n-Nehir’den Anadolu ve Rumeli topraklarına uzanan bu fizik ötesi bakış hem yaşanarak, hissedilerek, gönül ve sezgi yoluyla elde edilen marifetin, marifet ehlinin edebiyatinin
hem de kalemin, fırçanın izinde tezhip sanatının batinî ruhu olmuştur.
Niyâzî-i Mısrî ks, dervişin bu içsel seyrinde renkten renge bürünerek aslına rücu edişini şöyle dile getirir:
“Siyâhı basiret, kırmızısı aşk,Mavi vü sarısı nur-ı tecellî...Gönül mülküne erince bir ziya,Açılır didârın yeşil tecellîsi...” 2
Osmanlı coğrafyasında Halvetiyye, Nakşibendiyye ve Kadiriyye gibi köklü yollar; sâlikin terbiyesinde bu batıni sekilleri kılavuz edinmiş. Ancak tarikatların terbiyedeki seyir yönü farkı, latifelerin sıralanışını da biçimlendirmiş.
Nakşibendi seyr usulunde yolculuk ,göğüsteki Kalp latifesinden başlar; yukarı doğru tırmanarak Alın (Nefs-i Nâtıka) bölgesinde en üst, nihai nur tecellisiyle tamamlanır.
Simnânî ve Halvetî geleneğinde ise yolculuk "dıştan içe" doğrudur. Derviş çilehanede gözlerini kapattığında ilk karşılaştığı eşik, alındaki Siyah Perde (Bedensel Nefs) durağıdır. Buradan içe doğru çekilinerek en gizli merkez olan göğsün ortasındaki Ahfâ (Zümrüt Yeşili) durağında vuslata erilir 3
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, beden mülkündeki bu manevi merkezlerin uyanışını bir nutuklarında şöyle remzeder:
“Sırrın beyaza mail, ruhun kızıl gül gibi,Kalbin mavi bahrinde döner durur dil gibi...Ulaşınca ahfâya yeşil nur bürür canı,Hakk'a vâsıl olanlar bulur elbet bu kânı.” 4
Anlasilan oldur ki,Zikr-i hafî esnasında gözlerin ardındaki karanlıkta beliren bu nurlar, dervişin pusulası hükmündedir.
• Nefs-i Nâtıka (Alın Bölgesi): Gece Karası; siyah perdeden uyanış ve içeri giriş kapısı.
• Kalp (Sol Alt Göğüs): Gök Mavisi; ilahi tecelliye hazırlanış.
• Ruh (Sağ Alt Göğüs): Kıpkızıl Alev; cezbe meşalesi ve aşkın durağı.
• Sır (Sol Üst Göğüs): Saf Beyaz; niyet ve ihlasın cilası.
• Hafî (Sağ Üst Göğüs): Kehribar Sarısı; kalbe doğan ziya.
• Ahfâ (Göğüs Ortası): Zümrüt Yeşili; ilahi rahmet, vuslat ve sükûnetin karar kıldığı son makam.
Bu manevi seyir, Halvetiyye’nin "çilehane" deminde somut bir tecrübe olarak anlatılır. Penceresiz oda Simnânî sistemindeki Âdem makamına (siyah perdeye) tekabül eder. Dış dünyanın uyaranları kesildikçe basiret açılır; kırk günlük erbaîn boyunca zikrin derinliğiyle önce siyahın içinde mavi ve beyaz şimşekler çakar, ardından ruhu saran kırmızı alev dalgaları belirir ve nihayet çilenin sonuna doğru vuslatın nişanesi olan Zümrüt Yeşili Nur görünür.
Ümmî Sinan ks,halvet hücresindeki bu renk renk açılışı ve ruhun seyahatini şöyle şerh eder.
“Girdim halvet hanesine, zulümâtı nur eyledim,Mavi çaktı, kırmızı yandı, kalbimi pür eyledim.Müntehada yeşil sancak çekildi gönül iline,Pir elinden ab-ı hayat içip de sürûr eyledim.” 5
Osmanlı tezhip sanatı, hiçbir zaman kâğıdı tezyin eden sıradan bir estetik süsleme faaliyeti olmamıştır. Tezhip; müzehhip için kağıdı bezemek değil, nefsini fırçanın ucunda zerre zerre eritmek, kalbin sükûnetle kağıda dökülmüş duası kılmaktır. Hatayiler,pencler,renkler ayrı ayrı birer zikir vesilesidir. Müzehhibin sabırla tuttuğu fırça, sâlikin seyr-ü sülûk yolculuğundaki mertebeleri ezilmiş altın tozu ve renklerle yeniden inşa eder. 6
İncecik kıl fırçayla bir motifin etrafına siyah çizgi (tahrir) çekerken saatlerce tutulan nefes, dervişin çilehanedeki murakabesi gibidir. Eli titreten nefsani arzular dindikçe ve gönül sükûnete erdikçe tahrir çizgiye kavuşur.
Günlerce çanaklarda sabırla ezilen altın varak gibi, müzehhibin gönlü de çile ve dertle ezilmedikçe o ilahi ışık kağıda akmaz. Bu yüzden müzehhip, "Mutlak kemal yalnız Hak'kındır" idrakiyle eserinde bilerek küçük bir kusur (abreşlik) bırakır ve kendi varlığını aradan çeker.
Evrenin ve nefsin ilahi nûra gark olmadan önceki gayb sükûnetini, lacivert,derin mavi-siyah perdeyi simgeler.7
Firuze,yesil.Kalbin dirilişini, ruhun uyanışını ve Hakikat-i Muhammediyye’yi temsil ederek kompozisyona nefes aldırır.8
Altın. Paslanmayan ve ışığı kesintisiz yansıtan doğasıyla Zâtî nûru ve ilahi hidayeti temsil eder. Zer-ender-zer (altın üstüne altın) ve zerdûd teknikleri, Kur'anî ifadeyle "Nûrun alâ nûr" (Nur üstüne nur) hakikatinin estetik karşılığıdır.9
Sadece renkler değil, tezyinattaki formlar da manevi seyrin nişanesidir. Sonsuzluğa doğru açılan Rûmî motifleri ruhun Bezmiâlem’deki ahde duyduğu derin özlemi ve dairesel seyrini; merkezden yayılan Hatâyî çiçekleri ise kalbin tecellilere açılan gönül bahçesini simgeler .10
Derviş seyr-ü sülûkun nihayetinde o zümrüt yeşili nûra ve Zâtî tecelliye erdiği gibi; müzehhip de eserinin son tahririni atıp geriye çekildiğinde o simetrik dengede kâinatın ilahi nizamını seyreder. Ruhun nefsânî karanlıklardan zümrüt yeşiline yaptığı bu seyahat, hem mütevazı bir tekkede hem de bir yazma eserin zarafetinde aynı ilahi hakikate açılır:
“Her renkte bir tecellî, her nurda bir hikmet var,Siyaha sabredenler yeşil kubbede karar kılar...”11
Dipnotlar ve Kaynakça
[1] Simnânî, Alâüddevle. Al-'Urwa li-Ahli'l-Halwa wa'l-Jalwa (ed. N. Mâyil Hiravî). Tahran: İntişârât-ı Mevlâ, 1362 h.ş., s. 112-118; Corbin, Henry. L'Homme de Lumière dans le Soufisme Iranien. Paris: Présence d'Égypte, 1971, s. 89-104.
[2] Niyâzî-i Mısrî. Dîvân-ı İlâhiyyât. İstanbul: Âsitâne Yayınları, 2011, s. 142.
[3] Cebecioğlu, Ethem. Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü. Ankara: Otto Yayınları, 2014, s. 284-287.
[4] Aziz Mahmud Hüdayi. Dîvân-ı İlâhiyyât (haz. M. Tatcı). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001.
[5] Ümmî Sinan. Dîvân-ı Ümmî Sinan (haz. A. A. Bilgin). İstanbul: MEB Yayınları, 2000; Kara, Mustafa. Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018, s. 165-172.
[6] Necmeddîn-i Kübrâ. Fevâihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl (trc. M. Kara). İstanbul: Dergâh Yayınları, 2018, s. 45-52.
[7] Burckhardt, Titus. İslam Sanatı: Dil ve Anlam. İstanbul: Klasik Yayınları, 2005, s. 63-71.
[8] Schimmel, Annemarie. İslam’ın Mistik Boyutları. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2001, s. 275-280.
[9] Kuşoğlu, M. Zeki. Dünden Bugüne Mimaride ve Sanatta Tezhip. İstanbul: Zafer Yayınları, 2007, s. 110-115.
[10] Derman, M. Uğur. Türk Sanatında Tezhip. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1999, s. 24-30; Birol, İ. A. & Derman, Ç. Türk Tezyînî Sanatlarında Motifler. İstanbul: Kubbealtı, 2016, s. 85-92.
[11] Niyâzî-i Mısrî, a.g.e., s. 142.




Yorumlar