“Konu ne olursa olsun, verdiğin ‘üzüntü’ ve aldığın ‘ah’ bir cam parçasından daha keskindir, dönüp dolaşıp üzerine basarsın.”Mevlana Celaleddin Rumi.
- hüma

- 1 gün önce
- 2 dakikada okunur
Serin , güneşli pırıl pırıl bir hava. Bahar kokusu geliyor derinlerden.
Bahar kapıda, hissediliyor. Lakin,enerji üzerine dönen oyunların neticesi savaşın sesleri,füzelerin karanlıkları delen ışıkları, acının renkleri , mazlumların gözyaşları ile geliyor.
“Konu ne olursa olsun, verdiğin ‘üzüntü’ ve aldığın ‘ah’ bir cam parçasından daha keskindir, dönüp dolaşıp üzerine basarsın.”
Mevlana Celaleddin Rumi’nin bu sözü bir ayna gibi parlayarak göze çarpıyor. Her ne kadar uzak bir coğrafyadan, ne kadar büyük bir güçle fırlatılmış olursa olsun, o cam parçaları , er ya da geç fırlatanın kendi kanıyla ıslanır. Bugün bu hakikat, Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının kanlı sahnesinde yeniden okunmakta. Tarihin sahnesinde aktörler değişir, ama yasalar aynı kalır: Verilen acı, havada asılı kalmaz; döner, dolaşır ve eninde sonunda sahibine döner.
Bu uzun bir süreç yaşanan,tehditlerde dile gelen,her bahar ısıtılıp ısıtılıp servis edilen.
Natanz’ın tozlu koridorlarında, Fordow’un dağ oyuklarında bir virüs gibi sessizce dolaşan Stuxnet’te.
Amerika ve İsrail’in ortak elleriyle doğmuş bu dijital hançer, İran’ın nükleer hayallerini değil, önce mühendislerin uykusuz gecelerini, sonra anaların gözyaşlarını keser. Bir bilim adamı, Tahran’ın sakin bir sokağında, uzaktan kumandalı bir silahın namlusuyla tanışır; Mohsen Fakhrizadeh’in bedeni yere düşerken, geride kalanlar bir “ah” çeker. O “ah”, görünmez bir cam parçası gibi havada asılı kalır.
Drone’lar gökyüzünde süzülür, çocukların ölümü, bir milletin kalbine saplanan hançerdir. İran’ın sokaklarında, camilerde, evlerde yükselen o toplu “ah”lar, rüzgârla taşınır; okyanusları aşar, çölleri geçer. Amerika’nın uçak gemileri, İsrail’in jetleri, bu “ah”ların ağırlığını henüz hissetmez ama bilinir ki, hiçbir acı boşa gitmez.
Her füze, her siber saldırı, her namert suikast, bir milletin lidersiz kalışını ,bir çocuğun babasızlığını, bir annenin evladının kanlı elbisesini koklayışını, bir milletin onurunun çiğnenişini doğurur. Verilen üzüntü, bir cam parçasıdır: Keskindir, parlaktır, ama en çok da kırılgandır. Zalim, onu başkasına sapladığını sanır; oysa o parça, kendi ayağının altına dönecektir.
Tarih, bu yasayı defalarca gösterdi. İsrail’in yerleşim politikaları, Gazze’deki enkazlar, Lübnan’ın bombalanmış köyleri; her biri bir “ah” doğurdu. O “ah”lar, Hizbullah roketlerinde, Hamas tünellerinde, Yemen’in dağlarında yankılandı. İran’ın desteklediği direniş hatları, tam da bu “ah”ların somutlaşmış hali oldu. Amerika’nın Ortadoğu’da döktüğü kan, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de; her damla, yeni bir düşmanlık tohumu ekti.
İsrail’in gölge operasyonları, İran’ın bilim insanlarını tek tek avlaması; her biri bir yenilgidir. Çünkü her öldürülen adamın yerine binlerce yeni kararlılık doğar. Her “ah”, bir tohumdur; ve o tohumlar, zamanla orman olur.
Yukardaki paragraf bir kehanet değil, bir tabiat kanunudur. Amerika ve İsrail’in İran’a , Filistin’e verdiği üzüntü –yıkılan hayaller, kaybedilen canlar, ezilen onur bir cam parçası gibi hasar verir. Ama asıl keskin olan, o parçanın dönüşüdür. Bugün Tahran’da yükselen “ah”lar, yarın Washington’da vicdan azabı, Tel Aviv’de korku, küresel arenada yalnızlık olarak geri dönecektir.
Zalim, gücüyle övünür; ama Mevlana’nın gözüyle bakınca, o güç bir yanılsamadır. Gerçek güç, verilen acının ağırlığını taşıyabilmektir; gerçek zafer, kimsenin “ah”ını üzerine çekmemektir.
Selâm olsun o “ah” çekenlere… ve selâm olsun, bir gün o cam parçasının acısını tadacak olanlara. Çünkü Mevlana’nın dediği gibi:
Dönüp dolaşıp, üzerine basarsın.
Ben Qalandar




Yorumlar